Sezar Roma yakarken ne düşünmüştü diye başlamayacağım sözlerim, çok klişe olmasın. Şu bir gerçek ki ben eğer Avrupa`ya turistik amaçlı gelmiş olsaydım ilk önce İspanya ya da İtalya`dan başlardım, gördüğüm her yeri benimsedim, beğendim.
Zamanım yine az, yine az. İlla koşturarak geziyorum, ama imkânları zorluyorum. Colosseum ile başlayalım gezimize. Aslında burası bir anfi-tiyatro. Neler olmamış ki zamanında, Eski Roma`nın meşhur gladyatör dövüşleri, infazlar yapılmış sonra da Hıristiyan kültüründe de önem kazanmış.
Girerken sıra bekliyorsunuz, birileri ise sizi önden geçirmeye çalışıyor. Her yerde yerden biten mantarvari turist avlayan insanlar olur ya iste onlar illa ki sizi orada da bulur, rahatsız eder. O olana kültürünüzle karşısında dimdik durduğunuz halde (taa Türkiye`den gitmişim az mı?) sizi salak yerine koyar, kandıracağını sanar, 2 saat beklemeyi istersiniz, ayaklarınız sisse de salak olmadığınızı kanıtlarsınız. Kime?
Colosseum ile birçok tarihi eserin olduğu Palatine tepesi arasında, Colosseum`un hemen önündeki taş kapı Konstantin Kapısıdır. 1. Konstantin Maxentius`u Milvian köprüsü savaşında yenince onuruna bu kapıyı yaptırmış. Bana Tarsus`taki Kleopatra kapısını hatırlattı.
Palatine tepesi belki de Roma`daki tarihi en çok barındıran tepedir. Roma forumu, Flavius sarayı ve birçok tapınak. Ben Venüs tapınağını ve kazıları gördüm. Mecal kalmadı gezmeye.
Meşhur Trevi çeşmesi nam-ı diğer “Ask Çeşmesi”
O kadar kalabalıktı ki, çeşmeye yaklaşmak için bile çok büyük uğraşlar verdim.